MEVLEVî TERİMLERİ

Abdülbâki Gölpınarlı’nın  “ Mevlevi Adab ve Erkanı “ adlı eserinden alınmıştır

Agâh Ol :

“Aklını  başına al , kendine gel , düşün ve anla  “ anlamına gelir . Uyuyan kimseyi de uyandırırken , bu söz kullanılır . Ürkütmemek için yavaşça yatağının yanına gidilir , yastığına hafifçe el ucu ile vurulur , gene yavaşça , “agâh ol erenler” denir.

Allah Derdini Arttırsın :

Mevlevilerde dert, aşk derdidir; gerçeğe ulaşma derdidir. Bu bakımdan, her hangi bir nev-niyaz, aska, cezbeye dair bir oluşta bulunur, ağlar, yanar, yakılırsa, dedesi yahut şeyhi, yahut da ululardan, bu hali gören biri, salike bu cümleyle dua eder.

Allah Feyzini Artirsin:

Bu da ayni anlama gelen bir dua cümlesidir.

Allah Eyvallah:

Bektaşilerle müşterek olan bu söz, muhatabı temin için kullanılır. “Allah Eyvallah bu böyledir” gibi.

Ana Bacı:

Bütün Tasavvuf yollarında müşterek olan bu terim, şeyhin hanımına verilen lakaptır; “Bacı Anne”, ya da sadece “Ana” ve “Anne” de denir.

Astan:

Büyük dergah.

Arakiyye:

“Terlik, ter emen” anlamına gelen bu söz, basa giyilen ve dövme yun keçeden yapılan beyaz, ya da kahverengi, çok defa yukarı kısmı, aşağıya oranla yassı olan ve ustu, iki tarafın birleşmesinden meydana gelen bir çizgi arz eden boyu kısa serpuşe denir. Dilde, “arakiyye” tarzına gelmiştir.

İlk zamanlarda Mevlana”nın ve yolundan gelenlerin kandın halifeleri olduğu halde, son zamanlarda, kadınlara dervişlik, şeyhlik ve halifelik verilmezdi. Kadınlara sikke de tekbir edilmez, arakiyye tekbirlenirdi.Çile Çıkarmaya ikrar veren, fakat henüz sema” çıkmamış bulunan matbah canları da, arakiyye giyerlerdi.

Arakiyye, bilhassa üste dogru yassılır, üstte, tam bir çözgu halinde, iki taraf birleşirse bu çeşidine, Elifi arakiyye adi verilir. Diğer Tasavvuf, yollarında da arakiyye vardır ve Şeyhlerin, tören olmadığı vakitlerde arakiyye giyip üstüne destar sarmaları adettir.

Aşk Olsun (Aşk vermek, Aşk almak):

Mevlevilikte, her şeye cezbe ve aşkla ulaşıldığı kanaati vardır. “Aşk olmayınca meşk olmaz” atasözü, Mevlevinin her işinde kılavuzudur. Bu bakımdan aşkolsun sözü birçok yerde kullanılır:
a) Dergaha, yahut birinin evine giden bir Mevlevi, oturunca, ev sahibi, Mevlevi”ye “aşkolsun” der. Mevlevi, buna karşılık, niyaz secdesi eder; yani oturduğu yerde, yere ellerini koyup yeri öper.
b) Su, cay, şerbet gibi bir şey içen kişiye “aşkolsun” denir. O da “eyvallah” sözüyle baş keserek karşılık verir.
c) Yemek yiyene de, ayni söz kullanılır.
Aşkolsun sözüne karşılık “aşkın cemal olsun” denmesi, bu söze muhatap olanın, “cemalin nur olsun” demesi, buna karşılık da, “nurun ala nur olsun” karşılığını alması, Bektaşilikte vardır ve bazı Bektaşi meşrepli Mevlevilere de geçmistir.

Aşk u Niyâz:

Selam yerine kullanılır. Birisine selam yollanır, ya da mektupta selam yazılırken, “Aşk u niyaz ederiz” denir. Hal-hatır sorulunca da, “Nasılsınız?” diyene, “Aşk u niyaz” ederiz diye mukabele edilir. Diğer Tasavvuf yollarında da vardır; fakat Mevlevilerde olduğu kadar genel değildir. Anımsatmakta yarar vardır
ki bir Mevlevi, söz arasında “ederim, yaparım, gelirim, gelmem” gibi birinci şahış kullanmaz; çünkü bu, bir benlik ifadesidir. Bunun yerine, “ederiz, yaparız, geliriz, gelemeyiz” gibi cemi” sigası kullanır. Aşkolsun diye “Aşk vermek”, bu söze muhatap olmaya, “Aşk almak” denir. Mesela, bir yere gidip hatır sorulması, ona cevap verilisi anlatılırken “filan zata gittik; aşk verdiler, aşk aldık” tarzında bir cümle kullanılır.

Ateş-baz:

Ateşle oynayan anlamına gelen bu söz, Mevlevilikte, aşcı ve matbah hakkında kullanılan bir terimdir. Mevlevi Medresesinin ascilik hizmetini gören er, İzzeddinoğlu Şemseddin Yusuf (olumu: 1285), “Ateş-baz” diye anılmaktadır. Bu sözün, yemek pişiren anlamına “as-pez” sözüyle de bir ilgisi düşünülebilir. Avam: Bu söz, halk tarafından kullanılan ve okuma-yazma bilmeyen,soylu-boylu olmayan, bir mevkiye sahip bulunmayan anlamına gelmez. Sufilere göre halk, üç kısma ayrilir. Gerceğe ermeyenler ve çoğunluğu meydana getirenler, düşünceleri yalnız yemek, içmek ve nefsini körletmekten ibaret bulunanlar, “Avam” dir. Gerçeğe ulasanlar, gerçeği bilenler ve bulanlar, “Havvas” adıyla anılır; gerçekle tahakkuk edenlere ise, “Havvas-ül havass” ya da “Ahass-ül hass, Hass-ül havass” denir. Yunus Emre, bu sözü su şekilde mısralaştırmış:

Henüz iki cihan benüm zindan görünür gözüme

Senün iskunla bilisen gerek hâss-ül hastan ola
(Divan, s. 46, beyit:14)

Mevleviler “Avam” sözünü, kendilerinden olmayanlar ve daha genel olarak vahdetten anlamayanlar hakkında kullanırlar.

Ayak Mühürlemek:

Sağ ayağın bas parmağını, sol ayağın bas parmağı uzerine koyup durmak. Bu duruma, “Mühr-ü pay durmak” da denir. Ayağını mühürleyen, sağ elini, parmakları açık olarak göğsüne, kalbinin üstüne, obur elini sol böğrüne doğru, ayni şekilde koyar; ya da sağ üstte olmak üzere parmaklar açık, eller ve parmaklar düz olarak sağ elini sol, sol elini sağ omuzunun üzerine koyar; parmaklar, omuzları kavrar. Bu duruma, “niyaz vaziyeti” denir.

Ayin, ayin-han:

Sem edilirken okunmak üzere, güfteleri, özellikle Mevlana”nın gazel ve rubailerinden seçilen ve bestelenen Mevlevi ilahilerine, Mevlevilerce “Ayin”, bunları meşkedip okuyanlara “Ayin-han” denir.

Ayn-i Cem (Ayn-ül Cem):

Sufilerde, ayrılık, aykırılık anlamına gelen “Tefrika” ve “Birleşmek” anlamına gelen “Cem” sözleri birer terimdir. “Tefrika”, halkı Hak’tan ayri bilmek, ayrı görmektir. Buna “Fark” da denir. “Cem” bütün varlığı, Tanrının zuhuru bilip görmek, Tanrıdan başka bir varlık olmadığını, gerçekten anlamaktır. “Tefrika” ve “Fark” da, kulluk vardır; Cem’deyse kulluk kalmaz. Bu bakımdan Sufiler, “Farkı olmayanın kulluğu yoktur, Cem’i bulunmayanın da ma’rifeti olamaz” ve “Cem’siz fark zındıklıktır; farksız Cem, dinsizliktir; tevhid, farkla cem’in beraber bulunuşudur” demişlerdir. Cem’ makamına varabilen Sufi, oradan yine Fark makamına donup, halkı, ancak Hakkin zuhuru olmak bakımından var bilir, Hakkı da, bir ve her varlıktan, o varlığın mazhariyetine ve istidadına göre zahir olan Mutlak Varlık olarak bilir ve her şeyi mazhariyetine göre doğru bulur, sorumluluğu yerinde görürse kemale ermiş olur. Bu ikinci “Fark” a “Fark-ı Muhammedi” derler.

Baş Kesmek:

Ayak mühürlemek ve eller  , “ayak mühürlemek “maddesinde bildirdiğimiz gibi sağı üste gelmek üzere göğse , yahut sağ el , kalp üstüne, sol el , sağ böğüre  doğru konarak vücudun biraz öne , başın , vücuda doğru daha aşağıya ve düz olarak eğilmesi . Bu duruma “ niyaz etmek , niyaz durumu “da denir .

Berk-i sebz :

Yeşil yaprak anlamına gelen bu söz . Mevlevi dedesine , dergaha verdiği armağana denir. Götürülen armağan bir ihtiyacı karşılamak için olmadığı gibi tasadduk da değildir. Bu bir gönül almaktir , bir cemiledir ve mutlaka gizli olarak sunulur.

Can :

Mevleviliğe intisap edenler , birbirlerine  , ya sadece “Can” , yahut adının sonuna getirerek “ Ali Can , Veli Can “ diye hitap ederler . Ayrıca Matbah canlarına da can denir

Celal :

Ululuk anlamına gelen bu söz , terim olarak Tanrı’nın kahır sıfatlarının tümüne denir.

Cemaat-hane :

Topluluk yeri . “Manakıb-al Arifin “ de geçen bu söz , herhalde müntesiplerin toplanıp “Mesnevi okudukları , dinledikleri yer anlamındadır.

Cemâl :

Güzellik , güzel olmak anlamına gelen bu söz , terim olarak çeşitli manalarda kullanılır.

1.Tanrı’nın lütuf sıfatları .

2.Yüz . Birisi tasfir edilirken , cemali güzel denir.

3.Lütuf , iyilik , güzellik

4.Dar-ı Cemal : Cemal yeri . Ahiret

Cemal Seyri : Güzel yüzlere bakmak

Cünbüşlenmek :

Bir şey yemek içmek .

Çark :

Farsça “Cerh” sözünden bozmadır . “Cerh” sözünün meşhur anlamı , gök ve dönen şeydir. Terim olarak Mevlevilerde çark , sol ayağa denir . Çark atmak , dönmek demektie .

Çelebi :

Çalab , Moğolca’da Tanrı anlamına gelir. Allah adamı , ilahi anlamına gelen bu sözün , Farsça ism-i mensup olduğu  , yahut balı , arı gibi Türkçe kaidesiyle çalaptan gelen ve nisbet bildiren bir kelime bulunüu muhakkaktır. Mevlana soyundan gelenlere denir ve addan sonra söylenir  . Yalnız Mevlana’nın halifesi Hüsameddin Hasan’a Mevlana soyundan olmadığı için “Çelebi “ sözü , adının başına getirilerek “Çelebi Hüsameddin” denir. Ana tarafından Mevlana soyundan gelenler , “İnas Çelebilerden “ diye kayıtlanır.

Aynı zamanda Çelebi . kibar , soylu , boylu , zarif , efendi anlamlarını da ifade eder ; bu çeşit adamlara , Çelebi adam denir. 16.yüzyılın sonlarına kadar “Çelebi “ , bilgin ve soylu kişilere verilen sıfat olarak kullanılmıştır.

Çerağ , çırağ :

Işık , mum ve kandil anlamına gelir.

Çille, Çile :

Kırk gün az yemek, az içmek, az uyumak, ibadetle vakit geçirmek suretiyle nefsi arıtmak. Mevlevî çilesi, bin bir gün hizmetle olur (Mevlevîlikte dereceler bölümüne bakınız).

Çile-keş :

Çile çeken. Dervişliğe ikrar verip hizmete koyulan matbâh canı (bu maddeye de bakınız).

Çivi :

Semâ’ meşk yerinde, yâhut Semâ’ meşk edilen tahtada, sol ayağın yere tesbitine yarayan ve başmarkla ondan sonraki parmağın arasına gelen çivi.

Çivi tutmak :

Yürümemek üzere, olduğu yerde, sol ayağını direyip çark atarak Semâ’ etmek. Durduğu yerden hiç ayrılmadan Semâ’ etmekte maharet sahibi olana, ”çivisi sağlam” denir.

Dâire :

Zilsiz tef. Umûmî bir terimdir.

Dal sikke :

Destârsız sikke.

Dal tennûre :

Üstte deste-gül (bu maddeye bakınız) olmaksızın yalnız tennure giyinmek.

Dede :

Bin bir gün hizmetini bitirmiş, dervişlik payesine erişip dergâhta hücre sahibi olmuş kişi.

Dem.

Arapça kan, Farsça vakim anlamına gelir. Terim olarak çeşitli mânâlar ifâde eder.

1) Vakit :Sûfilerce zaman, olayların birbiriyle zihinde sıralanmasından doğan mücerret ve zihnî bir mefhumdur. Geçmiş, ancak zihindedir; gelecek, boyuna akar ve ona erişilemez. Ufuk gibi, insan gittikçe o da gider. Hâl ise durmayan bir zamandır. Şu halde zamanın hakıykatı, içinde bulunan ve bölünmez bir cüzü’ olan ”ân”dır. Kâinat ise her ân yeniden yaratılmadadır; bir ân öncesi kâinat, geçip gitmiştir; içinde bulunduğumuz ân, biz ve kâinat, yeniden Mutlak Varlıktan zuhur etmişizdir. Böyle olunca insan, bulunduğu ânın tecellisine tâbi olmalıdır. Her ân Hakk’ın bir zuhuru olduğuna göre de, bâkıy olan, ancak Hak’tır. Bu bakımdan, ”Dem-i Hazret-i Mevlânâ, Hû diyelim” sözünden, anlaşılacak anlam şudur:          Mutlak Varlık olan Hakk’ın, kemâliyle tecellisine mâzhar olan ”Hakıykat-i Muhammediyye’nin tam mazharı olan Mevlânâ, ebedîlik âlemindedir; her ân, onda fânî olanlarca, onun kemâl ve cemâl ânıdır; o deme. O âna, Hû denir; yâni o zuhur, Hakk’ın zuhurudur. O vardır, başka hiçbir şey yoktur; olmamıştır ve olmaz.

2) Soluk : Her solukta âlem, yeniden yeniye yaratılmakta, Hakk’ın ilmine gitmekte, ilminden ayn, yâni izafî varlık âlemine gelmektedir.

3) Dem tutmak. Ney üflenirken, taksimin sonuna doğru, dîğer bir neyin, kalın perdeden ona refâkat etmesi.

4) Rakı.Bu son anlama göre ”Demlenmek, dem görmek': Rakı içmek anlamına  gelen bir terimdir. Bektâşîlere âit bir terim olmakla beraber bâzı rind Mevlevîler de kullanırlar.

Dergah.

Kapı yeri anlamına gelen bu Farsça söz, dervişlerin ve şeyhin oturduğu yapıların tümüne denir. Umûmî bir terimdir. Dergâhın, yatırın şerefine, yüceliğine göre şerefi ve yüceliği artar. Bir dergâhta, o yolu kuran, yâhut öyle kabul edilen Pîr yatıyorsa, yâhut ta yolda, yüceliği Pîre yakın birinin türbesi varsa, o dergâha, kapı eşiği anlamına gelen ve terim bakımından en büyük dergâh mânâsını ifâde eden ”âstâne” denir. O yol ehlince  yüceliği bu derecede değilse ”dergâh” diye anılır. Ancak ”dergâh” sözüyle, dayanak, dayanılan yer anlamına gelen ve halk dilinde, tekke tarzında söylenen ”tekye”, bütün Sûfîlerin toplandıkları, oturdukları, törenlerini icra ettikleri yer mânâsını ifâde eder ve bu bakımdan ”âstân”a da, derece bakımından daha küçük yerlere de ”dergâh” ve ”tekye” adı verilir. Derece itibariyle dergâhtan aşağı sayılan yerlerse, bucak köşe anlamına gelen ”zaviye” adıyla anılır.

Mevlevî dergâhları, umûmîyetle, şehirlerin dışında yapılmıştır. Şehir içindeki dergâhlar, sonradan şehrin büyümesi, yayılması yüzünden şehir içinde kalmıştır.

Mevlevî dergâhında; harem, selâmlık, Semâ’hâne, türbe, mescit, meydan, matbâh ve derviş hücreleri bulunur Dergâha, ”Cümle Kapısı” denilen umûmî kapıdan girilir. Harem, şeyhin, ailesiyle oturduğu binadır; bu bina, dâima, Semâ’hâne, mescit, matbâh ve hücrelerden uzakta, nisbeten ayrı bir yerdedir. Dışarıya da ayrı kapısı vardır. Selâmlıki misafirlerin şeyhi ziyaret ettikleri yerdir. Birkaç odadan meydana gelen bu ayrı yapıda, mutlaka bir kahve odası ve meydancı hücresi bulunur. Mescit, bâzı kerre Konya’da olduğu gibi Semâ’hânenin yanındadır; bâzı dergâhlardaysa, Semâ’hâneye yakın bir yerdedir. ”Meydan-ı Şerîf’ denen büyücek bir oda, çok defa hücrelere yakın bir yerdedir. Burada sabah namazından sonra toplanılır. Matbâh’ta hücreler yakındır ve yemek pişirilen ocaklı yerden başka Matbâh canlarının istirahatlerine, yatmalarına mahsus yerleri, yâhut hücreleri de muhtevidir. Semâ’hâne, ayrı bir yapıdır ve çok defa, türbeyle aynı çatı altındadır. Gene çok defa türbeye bitişik bir de türbedâr odası vardır ki bu odadan türbeye bir kapı açılır.

Hücreler, mahbâha yakın ve umumiyetle bir koridor içindedir. Bir kişilik küçük odalardır (hücre maddesine bakınız). ”Manâkıb” da ve Minhâc’da geçen ve ”Cemâat-hâne” denen bir yer bilmiyoruz. Fakat anlıyoruz ki dergâhlarda misafir barındırmaya mahsus böyle bir yer de varmış. Adına bakılırsa orda, Mesnevî v.s. okutulduğunu, müzakere edildiğini söylemek de caizdir sanırız.

Küçük dergâhlara ”zaviye” adı verilir. Mevlevî zaviyesinde derviş yetiştirilmez. Bunlar, dışardan gelen ve dışarıye giden dervişlerin konak yerleridir. Derviş hücreleri, Semâ’-hâne, türbe, meydan odası, harem ve selâmlık dâireleri vardır. Dışarıya gidecek derviş, buraya konar; birkaç gün kalır, sefer levazımını tedarik edip yola çıkar. Dışardan gelen de buraya mihmân olur. İstirahat eder, yıkanır, arınır; ne işi varsa görüp göçer.

İstanbul’da beş Mevlevîhâne vardır: Kulekapısı, Yenikapı, Kasımpaşa, Bahariye, Üsküdar. Bunlardan Üsküdar Mevlevîhânesi zaviyeydi, diğerleri dergâhtı.

Mevlevî tekkelerinin kapıları: Ramazan müstesna, akşam ezanında örtülürdü; ezandan sonra dergâha hiç kimse giremezdi. Sabah ezanı okunurken de açılırdı. Kapıyı örtmek ve açmak vazifesi, ”Bevvap Dede”ye aittir (Mevlevî tekkeleri için, ”Mevlânâ’dan sonra Mevlevîlik’e bakınız; s.329-363).

Dergâhın idaresine ve inzibatına bakan dedelere, ”Dergâh zabitânı” denir (Zabitân maddesine bakınız).

Derviş.

Yoksul anlamına gelen bu söz, tarikat müntesiplerine denir ve umûmîdir. Mevlevîlerde, çilekeş mahbâh canlarına ve çile çıkarmış, hücre sahibi olmuş dervişlere denir.

Destâr.

Sarık demektir. Mevlevîlerde destâr sarmak, şeyhlerin ve halifelerin hakkıdır. Şeyh, seyyidse; yâni Hz. Muhammed soyundansa yeşil, değilse beyaz destâr sarar. Halifeler ve çelebiler, dühâni, yâni bakılınca siyah görünecek derecede koyu mor destâr sararlar. Çelebiler, destarı, alttan sikke görünmeyecek tarzda sararlar; çelebi olmayanların detârlarının alt tarafından sikkeleri görünür.

Mevlevîlerde destâr şekilleri şunlardır:

Örfî, Cüneydî, Şeker-âvîz, Hüseynî, Şeker-âvîz kafesî, Dolama.

Örfî destâr, içine pamuk doldurulmuş, en az, yuvarlak ve üç parmak kalınlığında tülbentle aşağıdan yukarıya ve yarısı yukarıdan aşağı doğru sarılır. Aralarında pek az biraçıklık da kalmış olur. Bu çeşit destâr, kavun tarzındadır; aşağısı ve yukarısı, ortasına nazaran daha dar, ortası kabarık ve geniş tarzdadır Sultânel-ulemâ’nın Mevlânâ’nın ve Sultân Veled’in sandukalarındaki destârları örfîdir. Osmanlı devrinde, Tanzimat’tan önce Şeyhülislâmlar ve Nâkibüleşraf-lar, örfî destâr sararlardı. Mezar taşlarında bunların çok güzel örneklerine rastlamaktayız. Cüneydî destâr örfînin yarısı kadardır ve aynı tarzdadır. Mevlevî büyükleri, edebe riâyet ederek Mevlânâ’nın sardığı destarı sarmamışlar, Cüneydî destâr sarmışlardır. Huzurda, Ulu Arif Çelebinîn ve eski Mevlevî erlerinin çoğunun sandukalarında, Cüneydî destâr vardır. Şeker-âvîz, alt tarafı bombeli ve şişkin, üstü daralan ve sikkeyle aynı kalınlığa gelen destârdır. Bu destâr, dar tülbent, iki parmak enliğine gelecek tarzda dört kat bükülerek, sağdan sola ve mukabil olarak soldan sağa doğru sarılır. Kafesi Şeker-âvîz, kafes tarzında sarılan destârdır. Dolama destârsa, dümdüz sarılan destârdır.

Deste-gül.

Mevlevî giyimlerindendir. Tennurenin üstüne giyilen yakasız, kolları düz ve dar, bele kadar gelen bir gömlektir. Sağ eteğinde, uçta, bir parmak uzunluğunda bir şerit bulunur ki bui elifî nemedin (bu maddeye bakınız) gaytanına sokulur ve böylece, Semâ’ ederken açılıp dalgalanmaması sağlanmış olur.

Destûr.

İzin anlamına kullanılır. ”Destur verirseniz söyliyeyim” gibi. Aynı zamanda, bir Mevlevî hücresine varıldı mı kapıda, son hece çekilerek, ahenkli ve mülayim bir sesle. ”Destur” denir. İçeriden ”Hû” sesi gelince kapı açılıp girilir. Cevap verilmezse iki kere daha ”Destur” denir. Gene cevap alınamazsa dönülüp gidilir.

Dışarı vermek.

Vecdini izhâr etmek, yâhut gizlenmesi gereken bir şeyi söylemek. Bektâşîlerde, demlendikten sonra gasyan etmeye ”Dışarı vermek” denir.

Dinlendirmek.

Mevlevîlerde, sözndürmek sözü, anlamındaki çirkin ve kötü ifâde bakımından kullanılmaz. Bunun yerine, meselâ, ocağı, mumu, cerağı dinlendirmek sözü kullanılır.

Direk.

Semâ’ edenin, hiç bükülmemesi ve mihverinde dönmesi icap eden sol ayağına direk denir. Yürümeden, olduğu yerde Semâ’ etmeye ”direk tutmak” derler.

Düşkün.

Yold, edebe aykırı bir iş yapan, bir küstahlık eden kimseye denir (küstah maddesine bakınız).

Eksikli.

Suçlu. Eski metinlerde görülen bu terim, günahkâr anlamına gelir ve umûmîdir.

Elifî nemed.

Ucu sivri ve elife benzetilen dört, beş parmak enliğinde yün bir kuşaktır Kemer gibi, tennurenin üstüne, bele sarılır; beli bir buçuk kere kuşatır. Ucunda, beli iki kere kuşatacak kadar uzun bir gaytan vardır. Bu gaytanın ucu, bele kuşanan kısma takılıp pekiştirilir; deste-gülün ipi de bu gaytana sokulur. Konuşma dilinde ”eliflâmet” şeklini almıştır.

Er.

Nefsine hâkim olan kişi. Sûfîlerde, erlik, bir makamdır; XXXIV. sûrenin 37.âyetinde, alışverişin, ticaretin, Allah’ı anmaktan, namaz kılmaktan, zekât vermekten alakoymadığı anlatılan erler, bu makama ulaşan kişilerdir; bu bakımdan, bu makama ulaşmış kadınlar, er sayıldıkları halde bu makama varamayan erkekler de re sayılmazlar.

Erenler.

Gerçeğe ulaşanlar, vahdete erenler. Umûmi olan bu tâbir, yol ulularına hitap olarak da kullanılır.

Eşik.

Yapının temeli ve dervişlik makamı sayılır. Bütün tasavvuf yollarında umûmî olan bu kanaat, eski bir Türk geleneğidir. Eşik ve ocak, mukaddestir. Eşiğe katiyen basılmaz, oturulmaz.

Eyvallah.

”İyi vallâh” ve ”iy vallahi”den bozmadır. Mevlânâ’nın mektuplarında da geçer. Bir söz söylenince, bu sözle, ”Evet, yaparım” denmiş olur. Sırasına göre bir sözü tasdik için kullanılır. Birisi çağırınca, efendim yerine ”Eyvallah” denir. Bir söz anlaşılmazsa, soru şeklinde çekilerek ”Eyvallah” denir ve söyleyenin ne söylediği sorulmuş olur. Bir yere gidilince, hoş geldin yerine, bir şey yenir, içilirse, afiyet olsun yerine ”Aşkolsun” denince, gene ”Eyvallah”la mukabele edilir. ”Allah Eyvallah” da, yemin yerine geçer. Umûmî bir terimdir.

Fâhir.

Mevlevî sikkesine ve Bektâşî tacına ”Fahir” ve ” Fahr-i şerif” denir. Bu iki yolda müşterektir.

Fakıyr.

Yok, yoksul anlamına gelir. Ben yerine kullanılır yokluğu bildirir. Mevlevî bâzı kere yanılır da, ben derse, hemen ardından, benliğime lanet, deyip kusurunu itiraf eder ve fakıyr der.

Ganî.

İhtiyacı olmayan, hiçbir şeye tenezzül etmeyen ve zengin anlamlarına gelen bu söz, Mevlevî ve Bektâşîlerde müşterektir. Bir şey teklif edildiği zaman, istemem yerine, ”ganîsiyim” dendiği gibi bir şeyin bolluğu da ”ganî” diye anlatılır.

Göçmek, göçünmek.

Vefat etmek yerine kullanılır. Falan göçtü, göçündü. Falan yılda göçmüştü gibi. Bütün tasavvuf yollarında kullanılan umûmî bir terimdir.

Görmek.

Bir şey hakkında dikkat, itina ve ihtimam göstermek. Falanı gördü, biraz da bizi gör gibi. Bu da umûmî bir terimdir.

Görüşmek.

Mevlevîye göre her şeyin canı vardır ve insana hizmet eden her şeye, insan da saygı göstermeye mecburdur. Mevlevî, camide namaza kalkarken yere kapanıp secde yerini öper, yâni secde yeri ile görüşür; namaz bittikten sonra gene secde yeriyle görüşüp kalkar. Yatarken önce yastıkla görüşüp yatar, sonra yorganını üstüne çekerken onunla görüşür, yâni ucunu öper. Su, kahve, çay içeceği vakit bardağı, fincanı yâhut kadehi öper, onunla görüşür. Mevlevî, ayıp görmemeye, göstermemeye borçludur. Bu yüzden kahvesini, yâhut çayını içince, kirli fincanı, niyaz edip, yâni onunla görüşüp, onu öpüp yanına, bir kere gizler. Kadehleri toplayan gelince, oturana baş keser, o da sol eliyle fincanın, yâhut kadehin üstünü örter ve görüşüp hizmet eden cana sunar. O da, aynı eliyle fincan ve kadehin üstünü örtüp görüşerek alır, götürür. Herhangi bir kitabı, okumak üzere alınca, kitapla görüşür; okuduktan sonra yerine, yine görüşerek, hafifçe, yâni atmadan, incitmeden koyar. Teşbihi görüşerek alır, çektikten sonra gene görüşerek usulca yerine bırakır. Bu her şey hakkında câridir. Hattâ kirli mendil gibi, ağızlık vesaire gibi öpülmesi mahzurlu bir şey, kendisinden istenirse, verirken, onu öpüyormuş gibi ağzına götürür ve kendi şahadet parmağını öperek verir; alan da o tarzda alır.

Ayrıca görüşmek, Mevlevîlerin birbirlerinin ellerini aynı zamanda öpmelerine denir. Mevlevîlikte insan ve insanlık vardır; büyüklük, küçüklük yoktur. Mevlevî, ihvanından birisine rastlayınca, iki eliyle onun sağ elini tutar; o da iki eliyle karşısındakinin sağ elini kavrar; biraz birbirlerine eğilirler; başparmaklar, ya ellerin üstünde kalır; yâhut içleri, birbirine temas edecek tarzda düz tutulur; ayni zamanda, birbirlerinin ellerini öperler. Böylece yaş, mevki, bilgi gibi eğreti şeyler, itibara alınmaksızın her iki can, birbirini kutlamış olur. Mevlevîlikte Şeyhle, halifeyle de böyle görüşülür. Dîğer tasavvuf yollarında olduğu gibi şeyh elini, avucunu öptürüp koklatmaz; hele ayak öptürmek gibi şeyler, Mevlevîlikte hiç yoktur. Yalnız sohbet esnasında, içten gelen bir aşk ve cezbeyle birisi, bir ulunun dizini öpebilir. Bu taktirde dizi öpülen, aynı zamanda, hemen onun sikkesini, yâhut sırtını öperek mukabelede bulunur.

Gönül etmek.

Tasavvuf yollarında umûmî bir terimdir. Himmeti manevî yardım anlamına gelir. Meselâ, birisine, gönül edin de şu yazıyı bitireyim denir.

Gönül koymak.

Herhangi bîrine, bir şey yüzünden incinmek, bu tâbirle ifâde edilir. Falan, bu işe gönül koydu gibi.

Gûl- Bâng.

Gül sesi anlamına gelen bu Farsça terkip, bülbül çilemesine denir. Bütün tasavvuf yollarında umûmî bir terimdir ve ”gülbenk” tarzında söylenegelmiştir. Tertiplenmiş dualara denir. Mevlevîlikte her iş için ayrı bir gül-bâng vardır.

Habbe.

Mevlevî ve Bektâşîlerde müşterek terimdir. Fındık büyüklüğünde yâhut daha küçük, akikten, necef taşından yapılmış, kesme ve yuvarlak bir şeydir. On sekiz santim boyunda ince bir gümüş zincire geçirilmiş olup zincirden düşmemesi için ucunda, gene gümüş telden bir dâire vardır. Telin ucundaki iğneyle mintanın üstüne iğnelenir. Habbe, Hak sevgisine alâmet sayılır. Mevlevîliğe, Bektâşîlik tesiriyle girmiş olsa gerektir. Bektâşîlerde, on dört masumu, yâni H. Peygamberle Cenâb-ı Fâtıma’yı ve On İki İmâmı ziyaret etmiş olanlar, zincirle birbirine eklenmiş olan yedi habbeyi göğüslerinin bir yanına, yedi habbeyi de öbür yanına takarlar. Mevlevîlerde böyle şeyler olmamakla beraber Fahreddîn Çelebi’nin (1305 – H. 1887) fotoğrafında, göğsünün iki yanında iki habbe görülmektedir.

Hakta, Hak vere.

Bu söz, yok, bitti, bitmiş yerine kullanılır. Mesela ”Şeker Hakta” denmekle şekerin bittiği, bir şey istenince ”Hak vere” denmekle kalmadığı anlatılmış olur. Hattâ, şöyle bir hikâye de söylenegelmiştir.

İstanbul’da yangınların birbiri ardınca sürüp gittiği bir devirde Mevlevî şeyhi, yeni ikrar vermiş canlardan birine, dışardan duyulan bir gürültü üzerine, ”derviş kardeş der, dışarıya çık ta anla bakalım; yangın mı var? ‘Dervişe, daha önce, bir şey yok dememesi, Hak vere demesi tenbih edildiğinden dışarıya çıkıp gelen derviş, yangın yok yerine, erenlerim, yangın hak vere der. Şeyh, bu söz üzerine aman derviş kardeş der, her şeyi hak vere, fakat yangını değil.

Hak erenler.

Alelıtlak erenler hakkında, çok defa bu tâbir kullanılır. Bu sözün anlamı, gerçek erenlerdir.

Halife.

Birisine halifelik verebilmek salâhiyyetini kazanmış Mevlevî (Mevlevîlikte dereceler bahsine bakınız).

Halile.

Avuçtan büyük olan ve iç tarafı biraz çukur bulunan, çukur yerindeki kayışa el geçirilen ve iki ele takılarak birbirine, hafifçe biri aşağıya çekilmek şartiyle vurulup tempo tutulan büyük zil. Halife çalana, halife vuran anlamına ”Halife-zen” denir.

Hânkaah.

Âstân ve âstâne karşılığı. Büyük dergâh (Dergâh maddesine bakınız).

Hâmûşân.

Susanlar demektir. Ölmüş olanlar, vefat etmiş olanlar anlamına kullanıldığı gibi mezarlık anlamına da gelir.

Hâmuş-hâne.

Bu da, hamûşân müradifidir ve mezarlık yerine kullanılan bir terimdir.

Havâlet.

İzin anlamına gelir; bütün tasavvuf yollarında kullanılan bir terimdir. ”Havâlet verirseniz gideyim! Havaletinizle gideceğim” gibi.

Hayderî, Hayderîye.

Mintan üstüne giyilen yakasız, önü açık, bele kadar gelen kolsuz, düz bir yelektir. Omuz başlarında, umuzlardan iki-üç parmak aşağıya uzanan ve asıl kumaştan olan (ek değil) hîlalî bir parça vardır.

Hırka.

Mevlevîlerde iki türlü hırka vardır. Biri, sokağa çıkarken giyilir. Bu, yakasız, kollu, kolları ceket kolundan biraz daha geniş, fakat yukarısı ve aşağısı aynı ende, topuklara kadar uzun, beli dar olmayan bir üst giyimidir. Öbürü, resim hırkası adı verilen ve törenlerde giyilen hırkadır. Bu da yakasızdır; fakat kolları, üstü ve altı bir, gayet geniş, bedeni de düz ve çok geniş bir hırkadır. Kollar giyilmediği taktirde eller, öne kavuşturulursa kolların boyu, dizleri geçer, ikrar veren dervişe, hizmet müddedi bitip hücreye gireceği vakit, halifeye, halifelik verilirken hırka giydirilir.

Hora geçmek, hora geçirmek.

Farsça ”horden” yemek anlamına gelir. Bu söz, bu mastardan yapılmıştır. Hora geçmek, yemek, yenen şeyin makbule geçmesi anlamlarına kullanılır. Hora geçirmek de, yemek demektir. Umûmî bir terimdir.

Hû.

O, anlamına, Arapça bir sözdür ve Allah mânâsını ifade eder. Her gül-bângın sonunda ”Hû” denir.

Hücre.

Küçük oda, bucak anlamlarına gelir. Bin bir gün hizmetini bitiren derviş, dede olur ve dergâhta bir hücreye sahip sayılır. Hücre, küçücük bir odadır. Kapısı, koridordan açılır; girilince, küçük bir methal vardır ki buraya ayakkabıları bırakılır. Duvarda pabuçluk da bulunabilir. Hücre, zemine nisbetle bir kademe yüksektir. Dışarıya, dergâh avlusuna bir penceresi vardır. Kapıdan girilince, kapıya göre sağda, yâhut solda, dedenin kahve ocağı, onun yanında da kerevet üstünde postu bulunur. Dede, burada oturur. Ziyaretçiler, kerevete otururlar. Bâzı hücrelerde bir de ocak vardır.

İcâzet

Bu sözün iki anlamı vardır:

1) İzin demektir; bir büyük kişinin ziyaretine giden, ancak onun izniyle, icazetiyle oradan ayrılabilir. Hattâ bu yüzden, ”gelmek irâdet, gitmek icazet” sözü atasözü olarak kullanılır.

2) Birisine, muhip ve derviş yetiştirmek için verilen izin. Bu izin, bir kağıtla tevsıyk edilir ki buna, ”icâzet-nâme” denir.

İhvân.

Kardeşler anlamına Arapça bir sözdür. XLIX. sûrenin 10.âyetinde: İnanaların kardeş oldukları bildirilmektedir. Mevlevîlikte, bu kardeşlik, ayrıca candan doğuşla pekişmektedir; çünkü Mevlevîliğe ikrar verenler, gerçekten Mevlâna’nın yol oğlu olmuşlardır. Ancak Mevlevîlikte, şeyhe, baba denmez; çünkü şeyh, yalnız bir mümessildir; yolu ve Mevlânâ’yı kudretince temsil eder. Bu bakımdan, diğer tasavvuf yollarında olduğu gibi, Mevlevîlikte, filân şeyhin mürîdi, yâhut evlâdı denmez; filânın ihvanı denir. Mevlânâ, mektuplarında, kendisine bağlananları ”oğlum” ve kendisini ”baba” diye tanıtır. (Abdülbâki Gölpınarlı tercümesi, Mektuplar; İst. İnkilâp ve Aka Kitabevleri: 1963, II, s. 4, IX, s. 22, XVIII, s. 32, XXVI, s. 44, XLI, s.63 v.s.) Bu, ancak ona ait bir salâhiyyettir.

İkrâr.

Söylemek anlamına gelir. Mevlevîlikte, dervişliğe söz vermeye ve hizmete girmeye denir.

İsm-i Celâl.

Zât ismi sayılan ”Allah” ismine, ”İsm-i Celâl” denir. Ululuk adı, ulu, en büyük ad anlamına gelir. Bütün tasavvuf yollarında umûmîdir. Allah adına, İsm-i Celâl yerine, ”Lafza-i Celâle” dendiği de vardır.

İstivâ.

Sivâ, iki şey arasında hacim, ağırlık gibi hususlarda eşitliğe denir. Keyfiyyet hususunda da kullanılır. İstiva, iki şeyin, iki adamın eşit ve denk olmasıdır. ”Alâ” ile müteaddi olursa, kavramak, kaplamak anlamını verir.

Bütün fiillerin, sıfatların ve tüm varlığın Hakk’ın olduğunu bilen, gören ve bu bilgi ve görgüyü oluş hâline getiren, sonra da Hakk’ın varlığıyla var olan er, bütün sıfatları bir tek zâtın, mezâhirin istidadına göre tecellisi olduğunu bilir, fiilleri de sıfatların zuhuru olduğunu görür: Bu bakımdan her hareketi, her şeyi, mazharına göre yerli yerinde sayar; fakat meskenete düşmez, çünkü bu tezadlar âleminin, bir şüûn âlemi olduğunu anladığından, her şeye ve herkese, lâyık olduğu muameleyi yapar. Artık onca halk, Hakk’ın zuhuru olup müstakil varlığa sahip değildir: Hak’sa, fiil ve sıfat perdeleriyle örtünen ve halkın butûnu (nesiller, soylar) olan Mutlak Varlıktır. Kendisi, bu zahiri ikiliği bir görmekdedir. Bu kemâl derecesine erişen, Hak tarafından kendisine tasaffur verilmese dahî manevî halifeliğe ulaşmıştır; istiva makaamına sahiptir. Buna delil ve alâmet olarak, sikkesinin üstüne, destârın içinden çıkan ve arkada, destârın içine sokulan, iki parmak enliğinde siyah, yâhut yeşil, yünden bir parça çeker. İstiva denen bu şerit, önden, kaşların ortası hizasından arkaya doğru dümdüz çekilir. İstivanın renginin yeşil olduğunu, Esrar Dede’nin (ölm 1211 H. 1796-1797) İstiva redifti kasîdesindeki,

Ol nûr-ı sebze bî ser ü bî pâ olan erer,

Bîhûde alma başına sevdâ-yı istiva

…………………………….

Bir Mevlevî ki râsti âl-i Rasûl ola,

Mevrûsudur alâmet-i hadrâ-yı istiva

beyitlerinden anlıyoruz. (İst. Takvim-i Vekaayi Matbaası, 1257; s. 10-11). Yalnız, huzurdaki sandukalarda, İstanbul’da, Yenikapı dergâhındaki bâzı sandukalarda bulunan sikkelerin istivaları, siyah renktedir. Esrar Dede aynı kasidenin ikinci beytinde,

Ser tâ-be pay mazhâr-ı nûr-ı siyah olan,

Gerdûn-ı devr-i zâta olur cây-ı istiva

demekte (s. 10) ve renginin siyah olduğunu telmih eylemektedir. Herhalde istiva, siyah, yâhut yeşil oluyor; belki de destâr gibi, seyyîd  olanlar, yeşil istiva çekiyorlar ki bu, bizce doğru olsa gerektir. 951 Hicrîde (1544), ”Gülşen-i Esrâr”ını yazan Şâhidî (ölm.957 H. 1550). Kozluk’ta, camide Fenâyî adlı birisiyle tanışır; bu zâtın sikkesinde; yeşil istiva vardır (İst. Halet Efendi, Mülhak 74, 71. a-97.b. Fenâyî için bakınız; Mevlânâ’dan sonra Mevlevîlik, s. 104, 119, 121, 135). Kulekapısı dergâhında. Mesnevî şârihi İsmail Rusûhî’nin türbesinin ayak ucunta yatan ve aynı asır ricalinden bulunan Mevlevî Ali Dede’nin seyfî sikkesinde de (sikke maddesine bakınız), destârsız olduğu halde istiva vardır. Şu halde istiva, XVI. yüzyılda, Mevlevîlerde var; buna nazaran gelenek, XV. yüzyıldan geliyor.

Biz istivanın halife, yâhut hilâfeti hâiz çelebi tarafından verilmediğini, böyle bir kemâl mertebesine eriştiğine kaanî olan erin, kendi kendine, sikkesine istiva çektiğini duyduk; böyle biliyoruz. Fakat ”Sefine”, Gelibolu Şeyhi Ağazâde Mehmed Dede’ye (ölm. 1063 H. 1652-1653), Yenikağı Şeyhi Sabûhî Ahmet Dede’ye (1057 H. 1647), Çelebilik makaamından istivâlı hilâfet sikkesi verildiğini yazıyor (Cüz, II, s. 26, 76).

Ancak XVIII. yüzyıldan itibaren istivâlı bir mezar taşına, yâhut sandukaya rastlamıyoruz. Son zamanlarda da istiva, hiç yoktu. Huzurda, Mevlânâ’nın babasının, Çelebi Hüsâmeddin’in sandukalarındaki sikkelerde istiva yoktur. Fakat Ulu Arif Çelebinin, yanında yatanların ve muahhar Mevlevî Çelebilerinin bir kısmının sikkelerinde istiva var. Ancak evvelce de var mıydı, yoksa detârlar yıkanıp, yâhut yenilenip sarılırken mi istiva çekildi? Sanıyoruz ki sonradan çekildi; çünkü biz, istivayı, Mevlevîliğe hurûfîlik tesiriyle girmiş olarak kabul ediyoruz (bakınız: Mevlânâ’san sonra Mevlevîlik, s. 310-317).

Semâ’hânelerde, Semâ’hâne kapısının tam karşısında serilmiş olan şeyh postunun ucundan, Semâ’hâne kapısının ortasına kadar çekilmiş mevhum bir hatta da ”Hatt-ı istiva” denir ve buraya hiç basılmaz. Bu hat, Semâ’hâneyi, iki dâireye ayırır.

Resim hırkalarında, yakadan başlayıp eteği dolaşan ve bütün hırkanın kenarını çeviren yeşil bir şerit, bir gaytan bulunur. Bu gaytan, yakanın arkasında, bir dâire şeklinde şu tarza bükülür:

Buna da ”istiva” denir. Bu gaytan, bükülüş şekliyle bir xxx resmetmiş olur; bunu giyinen derviş, bu xxx’nın içinde bir elif mesabesindedir ve bu suretle de xxx, xxx olur. Bu remiz, hem kelime-i tevhidi gösterir; hem de bütün varlığın izâfi olduğunu gerçek varlığın Hak varlığı olup, hırka giyenin, mevhum, ve izâfî varlığından kurtulmuş, Hak varlığıyla varolmuş bulunduğunu bildirir. Melâmî Hamzevîlerin mezar taşlarında da, vefât edenin yokluk makamında bulunduğu bir ”xxx” ile, Hak varlığına, kemâl mertebesine ermiş olduğu da ”xxx” tarzında bir işaretle gösterilir.

Destegülün kenarında ve yakasında tennurede de bu istiva vardır Esrar Dede, ”istiva kasidesinde,

Yazmış kenâr-ı hırkaya âdab-ı fahri hep

Hatt-ı sebizle matlâ’-ı garrâ-yı istiva

Tennûrelerde sûret-i Lâ’da iyândır

Sîne-i gayrı nefyîde tâ Lâ-yı istivâ

………………………….

Kaaf-ı fenâda Mevlevî pervâz eylesün

Var hırkasında şeh-per-i ankaa-yı istiva

beyitleriyle bu geleneği ve inancı tesbit eder (Divân, s.10)

Resim hırkasından başka, tören olmayan günlerde giyilen hırkanın yakasından önüne, kalfa hizâsına dek hırkanın renginde, on sekiz sık dikiş bulunur ve bu dikişler, yakada, gene bir lâmelif resmederdi ve böylece bu hırkada da istivâ bulunurdu.

Kadem.

Ayak anlamına gelmekle beraber uğur yerine kullanılır, gelen mihmân, demler, kademler getirdiniz diye ağırlanır.

Kafesçi bacı.

Son zamanlarda, dergâhlarda, mukabele günü, ihtiyacı olan bacılardan bin, kadınlar kafesinde, gelen ziyaretçi hanımlardan, gönüllerinden ne koparsa alır, bunu şeyhe verir; şeyh ya bir miktarını alır, yâhut çok defa hepsini o bacıya bağışlardı. Bu kadına ”kafesçi bacı” denirdi. İhtiyaç erbabı olan bacılar, sırayla kafesçilik ederlerdi.

Kanını içine akıt

Bu söz, cezbesini izhâr eden, vecdini gösteren sâliklere, dedeleri, yâni mürebbileri tarafından söylenir. Çünkü Mevlevîlikte cezbe izhâr etmek, Semâ’ esnasında, yâhut na’t ve taksim dinlenirken, Kur’ân okunurken titremek, nağmeye uyup ahenkli sesler çıkarmak, âh etmek, hattâ ağladığını belirtmek, riyaya müsait şeyler olduğundan kesin olarak caiz değildir.

Kapıdan geçmek.

Bin bir gün hizmetini bitirip hücreye girmek.

Kemer.

Mevlevî dervişleriyle şeyhlerinde, husûsi bir kemer yoktu. Fakat bazı Bektâşi-meşreb Mevlevîleri, önünde akikten beyzî bir taş bulunan, dokuma kemer takarlardı. Fahreddîn Çelebi’nin fotoğrafyasında bu çeşit bir kemer görünmektedir.

Kudûm.

Halkın çifte-nâra dedikleri, birbirine bağlı, yere konması için keçeden, kilimden yuvarlak altlığı olan, dibe doğru daralan madeni iki tastır ki üstüne deri gerilmiştir. Ucu yuvarlak ince sopalarla, bu âletin önüne diz çöküp, yâhut bağdaş kurup oturan, bu deriye vurarak usûl tutar. Kudüm çalana ”Kudüm-zen”, kudum-zenleri idere edene ”kudüm-zenbaşı” denir.

Kıdem.

Yolda eskilik Mevlevîlerde yaşa değil, yola girişe bakılır ve herkes, derecesi üstün olanlar müstesna, nerede olurlarsa olsunlar, kıdeme göre yer alırlar.

Kılıflı maşa.

Bu, bir semboldür. Matbah canlarından dışarı hizmete memur olan, yâni çarşıdan et, sebze vesaire almaya giden, elifî nemedine uzun bir kılıflı maşa sokar; böylece, hizmeti olduğunu bildirir ve ona rastlayan canlar, uzun boylu konuşup hizmetinden alıkoymazlar.

Köçek.

Nev-niyâza yâni yola yeni girmiş cana ve bilhassa yeni Semâ’ çıkaran gence ”Köçek” ve Mevlânâ Köçeği” denir. Ayrıca şeyh hizmetine tâyîn edilmiş Matbâh cânına, yâhut dedeye de ”köçek” denir. Meselâ, İstanbul’da Hâlet Efendi Kütüphânesine mülhak kitaplar arasında, 74 No.’da kayıtlı mecmuanın üstünde,

Min kütübil fakıyr Derviş İbrahim

-al Mavlavîyy-al Kunavî sâkin der hânkaah-ı

Bâb-ı cedîd hâlâ der hidmet-i

Kûçekiyy-al Şayh-al Mavlavî

Alîyy-al Nutkıy

kaydını okumaktayız.

Kurban tığlamak.

Şeriata uygun olarak kurban kesmek. Kavunu karpuzu kesmeye de ”tığlamak” denir. Kesmek sözü, hemen hiç kullanılmaz. Bu terim, tasavvuf yollarında umûmîdir.

Küstâh, küstâhlık.

Yola uygun olmayan bir harekette bulunmak, bir söz söylemek.

Mangır.

Paraya verilen addır. Tasavvuf yollarında umûmî bir terimdir.

Matbah, Matbâh canı.

Dergâhlarda âteş-bâz da denen ve yemek pişirilen mutfak ve burada hizmet edenler.

Mazhâr.

Halîle’ye bu ad da verilir. Ayrıca zilsiz tefe de mazhâr derler; umûmî bir terimdir.

Meydan, Meydancı.

Mevlevî dergâhlarında, sabah namazından sonra dedelerin toplanıp murakebe ettikleri geniş, müstatilî bir oda.

Mihmân.

Misafir anlamına bütün tasavvuf yollarında müşterek bir terimdir.

Muhib.

Seven anlamına gelen ”muhib”, sikke tekbir ettirip yola giren kişiye denir. Bektâşilerde, Bektâşiliğe istisâbeden, fakat dervişliğe ikrar vermemiş olanlara da aynı söz söylenir. Yûnus Emre, bir şiirinde

Kırk kişi bir ağacı dağdan gücin indire.

Ye bunca mürid muhib sırat nice geçesi

diyerek (Divân, s. 135, beyit. 1001) bu sözün, XIII.-XIV. yüzyıldan beri kullanılagelen bir terim olduğunu bildirmiş oluyor.

Mutrib, Mutribân, Mutrib-hâne.

Mevlevi müziğinin icra heyetinin bulunduğu yere ”Mutrib”, yahut ”Mutribhâne” derler. Bu heyete, ”Mutribân” ve Mutrib Heyeti” denir. Mevlevî mutribinde bilhassa ney, kudüm ve hâlile esastır. Bundan başka, bulunursa rebap, kanun, ut, hatta keman da girer. Son zamanlarda, birkaç kere viyolonsel de girmişti. Türkiye’ye gelen ilk piyano İstanbul’da Kulekapısı Mevlevîhanesi’ne gelmiş, fakat icraya müsait olmadığı görülerek mutrıba, ancak bir kere girmişti. Bu piyano, şimdi, İstanbul Belediyesi Müzesi’ndedir. Bahariye’nin son şeyhi Bahâ Efendi’nin (ölm. 1937), diğer Mevlevî şeyhleriyle arası açık olduğundan, Bahariyede yalnız kudümle mukabele yaptığımız da oldu.

Na’t.

Birini ve bilhassa H.Peygamberi övmek özelliklerini sayıp dökmek anlamına gelen bu Arapça söz, terim olarak H. Peygamber’i, dört dostunu, yâhut On iki İmâmı, din ulularını öven şiirlere denmiştir.

Mevlevîlerde Na’t, ”Na’t-ı Şerif ve ”Na’t-ı Mevlânâ” diye anılır. Mukabelede namazdan sonra mutripten okunur; bestesi, 1124 Hicride (1712) vefat eden meşhur bestekâr Itrî’nindir. Bütün Mevlevîhânelerde okunan na’tların en meşhuru, iki na’ttır. Bunların biri, Mevlânâ’nın,

İy cerâğ-i âsmân u rahmet-i Hak ber zemin

Nâle-i men gûş dar u derd-i hâl-i men bibîn

matlaıyla başlayan ve ”Senâyî” mahlasını taşıyan yedi beyitlik gazeliyle (Divan-ı Kebîr tercümesi. IV, s. 52). Ulu Arif Çelebi’nin,

Yâ Hâbiballâh Rasûl-i Hâlık-ı yekta tüyî

Bergüzîn-i zül-celâl-i pâk-i bî hemtâ tüyî

matlâ’lı altı beyitlik. ”Şems” mahlasını taşıyan gazeldir. ”Na’t okuyana. ”Na’thân” denir.

*

Mevlevîler, bu iki na’ttan başka, Mevlânâ’nın gazellerinden herhangi birini de na’t olarak okurlar. Çünkü onlarca, Mevlânâ’nın her sözü, her şiiri, âyet ve hadisleri tefsir ve şerheder, H. Muhammed’i över. Bu, gerçekten de doğrudur. Fakat zaman geçtikçe, çeşitli temayüller, softalıklar, mezhep propagandaları, Mevlânâ’ya Mevlânâ’nın olmayan, olmasına da imkan bulunmayan birçok sözler, şiirler eklenmiştir. Maalesef tekkelerde, bu uydurma şiirler, Mevlânâ’nın olarak kabul edilirdi, Vakfın cibâyetinden, mevkiin korunmasından başka bir şeye önem vermeyen şeyhler, bunları inceleyip menetmezlerdi: Okunurken Mevlânâ’nın meşrebini, zevkini düşünmezlerdi bile. Burada, o uydurma şiirlerden, na’t olarak okunan karalamalardan birkaçına işaret etmek zorunda kaldığımız için üzülüyoruz.

Dilâ berhîz u tâat kun ki tâat bih zi her kârest

Saadet on kesî dâred ki vakt-i subh bîdârest

(İst. Üniv. F. Y. 1606, S. 60.5600,45.b] [1]

*

Yâ mâlikel mülk-il kadîm estagfirullâh-il azîm

Yâ hayyu rahmân-ir rahîm estagfirullâh-il azîm

(1606,63,5600,47.b] [2]

*

Elhamdü lillâhillezi sultânuhû na’tül-ezel

El-vâhidül-ferdüllezî gufrânuhû yemhûz-zelel

(1606,S.59) [3]

*

İy âşıkaan iy âşıkaan men cân-ı canan yâftem

İy sâdıkan iy sâdıkan men nûr-ı îman yâftem

(1606, s. 64; 5600, 48. a) [4]

[1] Bu şiirin son beyti, ”Sultan-ı Tebrîz” mahlâsını taşır; zâhidâne bir şiirdir.

[2] Bu da ”Şems-i din” mahlâsını taşır; bozuk-düzen bir söz yığınıdır.

[3] Bu da ”Şems-i dîn” mahlâsını taşır; Türk Arapça’sıyla yazılmış bir şiirdir.

[4] ”Munlâ” mahlâsını taşır; Hz. Alî’yi, münkirlerini kınamak sûretiyle över. Mevlânâ’yı Şîî göstermek isteyen biri tarafından düzülmüştür.

*

Zihî mevcûd-ı câvîdan Alîyyibni Ebî Tâlib

Zihî mevcûd-ı ins ü cân Alîyyibni Ebî Tâlîb

(1606, s. 64) [1]

*

Olar kim bende-i hâs-ı Hudâdur

Muhibb-i hânedân-ı Mustafâ’dur

(1606, s. 66) [2]

*

Ez miyan dârî ki cânânet kunem

Cân u dil iy dûst kurbânet kunem

(1606, 67) [3]

*

Men bende-i sultânem sultân-ı cihân-bânem

Zon dem ki ruhaş dîdem şûrîde vu heyrânem

(1606, s. 68; 5600, 48. a) [4]

[1] ”Mevlânâ” mahlâlıdır; bundan önceki şiire benzer; yalnız bunda, daha aşırı övüşler vardır.

[2] ”Munlâ-yı Rûmî” mahlâslıdır. Bundan önceki şiirden beter bir şiirdir. Hele üçüncü beyitteki ”hımar, hôk, hırs” telmîhi, rezalettir (Mevlânâ’dan sonra Mevlevîlik, bakınız; s. 235-236)

[3] Mevlânâ’nın

Âşıkıy bermen perîşânet kunem

Kem imâret kun ki vîrânet kunem

matlâ’lı gazeline bozuk-düzen bir nezîredir ve,

Şems-i Tebrîzî be Mevlânâ bigoft

Defter-i esrâr-ı divânet kunem

maktaiyle biter.

[4] Bu da Mevlânâ’nın bu vezin ve kafiyedeki bir şiirine nazire; fakat Mevlânâ’nın değil.

*

Bâz-ı yakıyn-i vahdetem ez dem-i Murtazâ Ali

Dâd Hudây dovletem ez dem-i Murtazâ Ali

(1606, s. 69) [1]

*

Dânî Semâ’ çi-buved savt-ı belî şinîden

Ez hîşten borîden bâ vasl-ı û resîden

(1606, s. 69; 5600, 47.b) [2]

*

Yek demi gavvâs bûdem ber leb-i deryâ-yı ışk

Sad hezâran dürr ü govher dîdem ez deryâ-yı ışk

(1606, s. 70, 5600. 46. b) [3]

*

İy Rasûl-ı hazret-i Hak vey Habîb-i kibriyâ

İy zıyâ-yı ayn-ı âlem vey imam-ı enbiyâ

(1606, s. 70, 5600, 41. b) [4]

*

İy sûfî-i ehl-i safa ez can bigû Allah hû

İy sûfî-i ehl-i safi ez can bigû Allah hû

(1606. s. 71, 5600 48. b) [5]

[1] Bu da, gulüvvü ihtivâ eden ve Şîîlik gayretiyle düzülen bozuk-düzen bir şey.

[2] Güzel bir gazel olmakla beraber eski ve mûteber dîvanlarda yoktur.

[3] ”Munlâ” mahlâsını taşır; Mevlânâ’nın değildir.

[4] Bu da ”Munlâ” mahlâlıdır; Sünnîlik gayretiyle düzülmüş bir şiirdir.

[5] ”Şems-i dîn” mahlâsını taşır; Mevlânâ’nın dîvanında yoktur.

*

Şodem mecnûn-ı ser-gerdân men ez sevdâ-yı dervîşân

Nedânem ta kuce bâşed makaam-ı cây-ı dervîşân

(1606, s. 72, 5600. 46. b) [1]

*

Olursa devletim hemdem kılursa tâliim yârî

Visâle değşürem hecrî bana Hak irgüre yâri

(1606, s. 73; 5600, 50. a) [2]

*

Her ki cûyed rûz u şeb râh-ı rızâ-yı Mustafâ

Lâcerem râzî buved ez vey Hûdâ-yı Mustafâ

(5600, 41. b) [3]

*

Ey ferd u hayy u dânâ yarabbenâ zâlemnâ

Tovfıyk bahş mârâ yârebbenâ zâlemnâ

(5600.41. b) [4]

*

Âmed on mahbûb-ı insân merhabâ

Sad-hezâran lûtf u ihsan merhabâ

(1606, s. 62; 5600, 41. b) [5]

[1] Bu da ”Şems-i Tebrîzî” mahlâsını taşımakla beraber bozuk-düzen, gulüvlü muhtevi, biraz dervişlik biraz da Şîîlik gayretiyle düzülmüş bir şiirdir.

[2] Bu Türkçe şiir de, kesin olarak Mevlânâ’nın olamaz, ”Mevlânâ” mahlâsını taşımaktadır.

[3] Eski dîvanlarda yoktur.

[4] Zâhidâne gayretle düzülmüştür; ”Munlâ” mahlâsını taşımaktadır.

[5] Eski dîvanlarda yoktur.

*

İy dil biyâ ki iyd-i visâl-i Muhammedest

Rûşen-i cihan zi nûr-ı cemâl-i Muhammedest

(5600, 43. a) [1]

*

Sûre-i Velleyl dîdem vasf-ı gıysû-yı şumâst

Vedduhâ hondem serâser nüsha-ı rûyı-şumâst

(5600, 43. a) [2]

*

Bî şek şefî’-i mâ be kîyamet Muhammedest

Vanrâ ki dûst dâred Ebû-Bekr u Ummerest

(5600. 43.b) [3]

*

Men Alîrâ dûst dârem dûstî girdâr-ı mâst

Kûr bâdû her dü çeşmeş her ki düşmendâr-ı mâst

(5600, 43. b) [4]

*

İy âşıkan iy âşıkan Munlâ-yı Rûmî mîresed

İy ârifan iy ârifan Munlâ-yı Rûmî mîresed

(5600, 44. a) [5]

[1] Eski dîvanlarda yoktur.

[2] Eski dîvanlarda yoktur.

[3] Sünnîlîk gayretiyle düzülmüş, pek bozuk bir şiirdir.

[4] Şâhidî, ”Gülşen-i Esrâr”ında, talebiliğinde, Gebze’de bir imâretin duvarına bu beytin yazılmış olduğunu, softalardan merdiven isteyip çıkarak, yanı başına,

Kûr on bâşed ki âşık ber çıhâr-ı yâr nîst

Zon ki îşon cümle yâr-ı Ahmed-i Muhtâr-ı mâst

beytini yazdığını anlatıyor (47. a.).

[5] Mevlânâ, hiçbir şiirinde ”Munlâ”, yahût ”Munlâ-yı Rûmî” ve ”Mevlânâ” mahlâsını kullanmamıştır.

*

İlticâ-yı mâ be Şah-ı ovliyâst

Zon ki nûreş müştak ez nûr-ı Hûdâst

(5600, 45. a) [1]

*

İy hâlık-ı heft âsman dermandeem feryâd res

Vey râzık-ı pîr u cuvan dermandeem feryâd res

(5600, 46. a) [2]

*

Bâz âmedem bâz âmedem hâzâ cünûnül-âşkıyn

Çun rûh der ten âmedem hâzâ cünûnül-âşıkıyn

(5600, 47. a) [3]

*

İy âşıkan iy âşıkkan ez âlem-i can âmedem

Ser-derfeken can-dertaleb cûyâ-yı cânan âmedem

(5600, 48. b) [4]

*

Resîdem ber leb-î derya bidîdem hû vu yâ menhû

Taallül mikûnem her dem heme yâ hû vu yâ menhû

(5600. 49. a) [5]

[1] ”Munlâ” mahlâsını taşıyan bu şiirde, bir gayretle düzülmüştür.

[2] Divânlarda yoktur.

[3] Divânlarda yoktur.

[4] Bu gazelin son beyti şudur:

İy kâmilân iy kâmilân hemçun Kemâl-i Fârisî

Der maşrık-ı Tebrîz-i can Şems-i dırahşân âmedem

Görülüyor ki, Kemâl-i Farîsî tahallus eden birisinindir. ”Tebrîz” ve ” Şems” sözlerini gören biri, hemen bu şiiri de naatler arasına alıvermiş!

[5] Baştan başa kafiyesiz, berbad bir şeydir.

*

Bihamdillâh direm Allah alıp aklımı fikrullâh

Dilimde zâtın esmâsı banâ üns oldı zikrullâh

(5600, 49. b) [1]

[1] Bu Türkçe şiir de, kesin olarak Mevlânâ’nın değildir.

Görüyorsunuz ki, yalnız iki âyin mecmuasındaki na’tları inceledik; bunlardan 1606 No’da kayıtlı bulunanı, ketebesi olmamakla beraber XIX. yüzyıla ait olduğu, içinde Musahip Ahmet Ağa’nın (ölm. 1209 H. 1794) ve Hamamî İsmail Dede’nin (1247 H. 1832) âyînleri bulunmakla sâbit. Bu mecmuada na’t olarak on dokuz şiir yazılı. Bunlardan yalnız üçü Mevlânâ’nın. Öbüründe, otuz altı na’t yazılı; o mecmua da aynı yüzyıla ait. Bu na’tların yirmi dört tanesi, gene Mevlânâ’nın değil, ancak on ikisi Mevlânâ’nın.

İnsan, bu na’tların mecmualara nasıl girdiğini, şeyhlerin bunlara nasıl göz yumduğunu, nasıl incelemediklerini anlayamıyor; daha doğrusu anlıyor da sebebini söyleyemiyor.

Nay, ney.

Mevlânâ zamanında, onun meclislerinde rabab çalınıyordu. Kendisi, oğlu ve torunu da rebap çalıyorlardı (Mevlânâ Celâleddîn III. basım, s.212-217; Mevlânâ’dan sonra Mevlevîlik, s. 455-456). Sonraları ney ve kudüm, Mevlevî müziğinin özel icrâ vasıtaları haline geldi.

Ney, kamıştan yapılan, bağadan, yâhut kemikten üflenecek bir yeri bulunan yedi delikli bir musiki aletidir. Nefesle üflenir; üflenecek yerine, ”baş-pâre” derler. Ney çalmaya, ney üflemek, ney çalana da ”Ney-zen” denir. Neyzenleri idare edene ”Neyzenbaşı” derler.

Nâz.

Tanrı tarafından sevilmek. Görünüşte, herkes tarafından yapılamayacak şeyleri yaptığı, herkes tarafından söylenemeyecek sözleri söylediği halde suçlu sayılmamak. Bütün tasavvuf yollarınca umûmi olan bu terim, erenlerin bir kısmı hakkında söylenir. Bunlara ”Naz ehli” denir.

Nazar.

Bakış, Sûfîler ve bilhassa aşk ve cezbeyi sülûke esas tutan melâmet ehli (Bayrâmi Melâmîleri-Hamzevîler) ve melâmet esasına dayanan Mevlevîler, nazara büyük bir önem verirler. Onlarca hâl ehlinin, mürşidin Hakkaanî nazarı, sâlikin mevhum varlığını yok eder; sâliki cezbeye ulaştırır en yüce mertebelere eriştirir. Bu yüzden, ”Devr-i Veled’i” de post önünde karşılaşanlar, birbirlerinin yüzlerine gözlerine ve iki kaşlarının arasına bakıp baş keserler. Salık, daima mürşidin nazarına muhtaçtın bu nazarla gerçeğe varır.

Nazarım, nazarlarım.

Sen ve siz yerine kullanılır ve ”nazar” inancına dayanır. Tasavvuf yollarında umûmî bir terimdir.

Nezir.

Adak, adanan para, verilen armağan karşılığıdır. Fakat Mevlevîlerde sadaka almak olmadığı için mürşide, yâhut dedeye verilen para teberrükî mahiyyettedir ve bir cemîle makamındadır.

Mevlevîlikte nezir sayısı dokuz ve on sekizdir. On sekizden sonra, dokuzun misli olan yirmi yedi, otuz altı, kırk beş, elli dört, altmış üç, yetmiş iki, sensen bir… Sayılarıdır. Dergâha bir bağışta bulunmak, dedesine yardım etmek isteyen kişi bu sayıda beş kuruşluk, on kuruşluk, yâhut lira – v.s.’yi, şeyhle, yâhut dedeyle görüşürken gizlice eline koyar; yâhut niyâz ederken kimse görmeden postunun altına bırakır.

Dokuz ve on sekizin kutsal oluşu, şu inanca dayanır:

Mutlak Varlık, zâtî iktizâsı olan aktif bir zuhûra sahiptir. Bu aktif tecellî, Akl-ı Küll, yâhut Hakıykat-i Muhammediye adıyla anılır. Bu aktif kabiliyet, pasif bir kabiliyeti, Nefs-i Küll’ü meydana getirmiştir. İkisinden dokuz kat gök meydana gelmiştir. Dokuz göğün hareketi dört unsuru izhâr etmiş; göklerle bu unsurlardan, cansızlar, bitkiler ve canlılar doğmuştur. Böylece hepsi on sekiz olur. Arapça’da son rakam, bin olduğu için tafsîl yönünden bir, bin sayılarak ”on sekiz bin âlem” denmiştir ki maksat, budur. Aynı zamanda, Allah’ın adlarından olanve daimî diri anlamına gelen ”Hay” adının ebced hesabında tutarı, on sekizdir. Var olan ve Varlık âleminde bulunan herkes ve her şey, bu ada mazhardır. ”Mesnevî’nin ilk on sekiz beytini de, bizzat Mevlânâ yazmıştır. Bütün bu mülahazalar, on sekiz sayısının kutsallığına sebep olmuştur.

Mevlevîlerde, ”Nezr-i Şems” de vardır ki bu da altıdır; altı oluşunun sebebi, zerrede dahi, alt, üst, sağ, sol, ön ve arddan ibaret altı cihetin bulunmasıdır. Altı sayısının, cansızlar, bitkiler ve canlılara teşmili, gene on sekiz sayısını meydana getirir. Bahariye Mevlevî Şeyhi Hüseyin Fahreddin Dede, Nezr-i Mevlânâ hakkında, mecmusına şunları yazmıştır.

”Nezr-i Mevlevî on sekiz olmak, Hazret-i Mevlânâ azzamallâhu zikrehû ve kuddise sırruhul-a’lâ’ya yevmiyye on sekiz defa vürûd iden tecellî-i zâta mebnidir. Herbiri bin derece i’tibâriyle müşahedâtı on sekiz bin âlemi cami’ olduğu gibi Hayy ismi şerîfine dahi mutâbıkdır. Kezâlik Nezri Şems altı olmak, altışar bir i’tibâriyle üç mevâlîd de cem’i adetde envâını Nezri Mevlevî cami’dir.”

Nezr-i Mevlânâ ve Nezr-î Mevlevî, Mevlevîler tarafından edebiyata da girmiş ve târih düşürmede, on sekizin getirilmesi, yâhut çıkarılması sûretiyle tâ’miye yapılagelmiştir. ”Nezr-i Mevlânâ ile…” denince, tarihe on sekizin çıkarılması gerektiği anlatılmış olur.

Niyâz

Yalvarmak anlamına gelen bu söz, tasavvuf yollarında umûmî bir terim olarak şu ifâdeleri taşır:

1) Yalvarmak, tazarru’,

2) Mürşide, bir uluya baş kesmek,

3) Bir yere giderken baş kesmek, eşiği öpmek,

4) Niyâz ederim sözüyle selâm yollamak,

5) Verilen para, yâhut armağan.

Nevniyâz.

Mevlevîliğe yeni giren, yeni Semâ’ çıkaran yâni Semâ’ etmeye başlayan kişi.

Niyâz penceresi.

Türbelerde, yatırın sandukası görülecek şekilde, ayak ucunda yâhut yanda açılmış bulunan pencere. Ziyaret, türbeye girilmezse, yâhut türbe kapalıysa ordan yapılır. Tasavvuf ehlince, umûmî bir terimdir.

Ocak.

Ocak, bütün tasavvuf yollarında mukaddestir. Halk arasında da ”Ocağın yansın” sözü, hâyır duadır; aksine ”Ocağın sönsün” sözü, bedduadır. ”Ocağına incir dikti” sözüyle birisinin, bir başkasının soyunu-sopunu yok ettiği anlatılır. ”Ocağından duman tütmez” sözü, bir ev halkının yoksulluğunu bildirir.

Mevlevîlerde ocak. Âteşbâz-ı Velînin makamıdır. Ocağa niyaz etmeden işe başlanmaz. Bu niyâz, ocak temizse öpülerek, öpülemeyecek bir haldeyse baş kesilip el değdirilerek ve elin şadadet parmağı öpülerek yapılır. Yemek, ocaktan indirilince: ”Gülbang” çekilir. Mevlevî dergâhının ve evinin en kutsal yeri, eşik ve ocaktır.

Örtmek.

”Kapamak” sözünde kötü bir anlam da bulunduğundan kullanılmaz kapıyı kapa, kapat, kapattım denmez.

Paşmak

Pabuç, ayakkabı. Aslı başmaktır. Tasavvuf yollarında umûmi bir terimdir.

Paşmak çevirmek.

Mevlevîlikte, eve, hücreye, dergâha gelen mihmânların pabuçlarını dışarıya çevirmek yoktur; çünkü bu, ”git, bir daha gelme” demektir. Gelenlerin ayakkapları, muntazam, birbirine denk bir tarzda içeriye doğru çevrilir. Giren nasıl yüzü eve, dergâha, hücreye yönelmiş olarak girdiyse çıkan da aynı tarzda, ayakkaplarını giyer ve ev sahibiyle, şeyhle, dedeyle görüşüp yüzü içeriye olarak, sağ ayağıyla dışarıya çıkar, ondan sonra dönüp gider.

Paşmak çevirmek, birisinin, bir kusuru yüzünden ayakkabılarını halkın âdeti veçhile kapıya doğru çevirmektir.

Peymançe.

Ayak mühürlemek maddesine bakınız.

Post.

Mânevî makamına işarettir. Dede ve şeyh,post sahibidir. Matbahtaki post, irâdeyi mürşide teslim makamına işaret sayılır; bu posta ”Saka Postu” denir. Su, hayata sebeptir; XXI. sûrenin 30.âyetinde bildirdiği gibi her şey, sudan dirilmiştir, suyla diridir. Bu bakımdan âşıkta, suya muhtaçtır, susamıştır. Kendisi suya kanacaktır, sonra o da, âşıkları kandıracaktır. Bu posta, ”Saka Postu” denmesi, bu yüzdendir.

Şeyh postu koyu kırmızıya boyanır; çünkü koyu kırmızı renk zuhur ve tecelli rengidir; siyah renkse, renksizliğe zâta işarettir. Zâtta, bütün sıfatlar, adlar, fiiller, hüküm ve eserler, bilkuvve mevcut olmakla beraber sütteki yağ gibi, oturup susan bir insandaki konuşmak, dinlemek, iş görmek, yürümek… kabiliyetleri gibi müstehlektir. Bu yüzden gece zâta, gündüz sıfatlara benzetilmiştir. Gene bu yüzden edebiyâtta, saç, yüzü örttüğü için sıfatlara, yüzse zâta benzetilir. Gece, her şeyi kaplar örter; gündüzse gecenin örttüğü her şeyi izhâr eder. Gece, ”Şafak” denen ve güneşin batmasıyla zuhûr eden bir kızıllıkla başlar, gündüz de, güneş doğarken başlayan ve fecir denen kızıllıkla belirir. İşte bütün bu mülâhazalarladır ki koyu kırmızı renk, zuhur ve tecellî rengi sayılmış, zâta vâsıl olduktan sonra geriye dönmeye, kemâle ve hilâfete remz olarak kabul Mevlânâ, ”Divân-ı Kebîr”inde, bir gazeline,

Nûrîst miyân-ı şa’r-ı ahmer

Ez dîde vu vehm u nûr berter

beytiyle başlar ve bu kanaati belirtir [*]

[*] Tercümemiz, C.V., Hezec Ahrab Museddes, Şiir, LXXXIX, s. 287.

Esma’ ile sülûk eden tasavvuf yollarında, nefsin, yâni, insanın mânevi varlığının yedi tavrı vardır:

Emmâre, Levvâme, Mülhime, Mutmainne, Râdıyye, Mardıyye, Kâmile (Sâfiyye, Zekiyye).

Emmâre, XII. sûrenin, 53., Levvâme, LXXV. sûrenin 2., Mülhime, XCI.sûrenin 8., Mutmainne, LXXXIX sûrenin 27. Râdıyye ve Mardıyye, ayni sûrenin ayni âyetinden, Zekiyye, LXXXVII. sûrenin 14. ayetinden alınmadır. Emmâde’de sâlikin zikri, Lâ ilâhe illallah. Levvâmede Allah, Mülhime’de Hû, Mutmainne’de Hak, Râdıyye’de Hayy, Mardıyye’de Kayyûm, Zekiyye’de Kahhâr’dır. Bu yedi tavrın her birinde sâlik, murakabesinde, rüyasında tecellî nûrları görür. Sırasıyla bu nurların renkleri de şunlardır: Mavi, sarı, kızıl, siyah, yeşil, beyaz ve renksiz (Abû Rıdvan M. Sâdık Vicdani: Tümar-ı ”Turuk-ı Aliyyeden Halvetiyye Silsile-Nâmesi).

Görülüyor ki onlarda da kızıl renk, zâta ulaşma rengidir; çünkü Mülhime’de sâlikin seyri, ”billâh”dır: Yâni Tanrı’yladır.

Post-nişîn.

Postta oturana, makam sahibi olan şeyhe denir. ”Fâlân dergâhın” ”Post-nişîni” gibi. Bu terim umûmîdir.

Resim hırkası.

Resmî hırka, törenlerde giyilen hırka anlamına gelir.

Rızâ.

Tanrı’dan râzı oluşa, yol uğruna çekilen zahmet ve mihnetlere katlanmaya denir. ”Bu yol rızâ pazarıdır” sözü, bir atasözü olarak kullanılagelmiştir. Aynı zamanda ”Rıza” kelimesinin ebced hesabının da tutarı, bin birdir, Mevlevîlikle bin bir gün çile bulunduğundan, bu söz, Mevlevî edebiyatına da girmiştir.

Safâ-nazar.

Temiz, arı-duru bakış anlamına gelen bu söz, mürşidin sâlike nazarı ve sâlikin her şeye ve herkese birlik gözüyle bakışı hakkında kullanılır. Sâlik, hiçbir şeye, ”kem nazar”la, yâni kötü görerek bakmayacak, her şeyi, mazharın isti’dadına göre yerinde görecektir. Bu suretle sâlik, dâimî huzurda, yâni Tanrı tecellisini mürakabede olur; bunun sonucu da vahdetin tahakkukudur.

Sâlik.

Yolcu mânâsına gelen ve mânevi yolculuğa giren kişi hakkında kullanılan bu terim, umûmîdir.

Seccâde-nişîn

Post-nişîn anlamına gelir ve daha zâhidâne, daha mütevâzi bir terimdir; umûmîdir.

Secde-i şükr, Secde-i niyâz.

Mevlevî, ihvan meclisine girince, meclisteki büyükle görüşüp kendine lâyık ve münasip yere oturduktan sonra, meclisin büyüğü, kendisine ”Aşk olsun” der. Beraberce, yere kapanıp niyaz ederek yeri öperler. Bu, bir ”Secde-i niyaz”dır, ibâdet secdesi değildir. Câmi’de, mescitte, namaza kalkarken yere kapanıp öper; bu da, Hakk’ın başarı ihsan etmesine karşılık, bir ‘Secde-i Şükr” sayılır. Böylece her niyâz ediş, ya niyâzı, ya şükrü tazammun eder.

Semâ’.

Musîkıyye uyup sağdan sola, hırkalıysa, sağ eliyle hırkasının yakasını tutup göğsünü biraz açarak, sol eliyle, bel hizasında, hırkanın sağ yanını, açılmaması için tuta,rak; tennûreliyse kollarını açarak dönmek.

Semâ’ bellemeye ve belletmeye, ”Sema’ meşkı”, Semâ’ edene ”Semâ’-zen” denir.

Ser-pâ etmek.

Bir kusur dolayısıyla Mevlevînin sikkesini almak, paşmaklarını, uçları dışarıya müteveccih olarak çevirtip seyahat vermek; yâni bir müddet dergâhtan ve yoldan uzaklaştırmak.

Seyahat, seyyah vermek.

Doğrusu ”siyâhat” olan bu söz, gezmek, dolaşmak anlamına gelir. Mevlevîlikte, intisaptan sonra sâlike, mutlaka bir seyahatin yüz göstereceği ve bu seyahatin de, Konya’yı, Huzûr-ı Pîri ziyaret olacağı kanaati vardır.

”Seyyah vermek”se, bir kusur yüzünden Mevlevî’yi, ser-pâ etmek, yâni dergâhtan ve yoldan uzaklaşmaktır. Kendisine seyyah verilen kişinin sikkesi alınmazsa, ser-pâ edilmemiş, yalnız o dergâhtan uzaklaştırılmış olur. Paşmakları çevrilir ve hırkası, omzuna konur. O da, yere niyâz edip kalkar; ayakkabılarını, gene içeriye doğru çevirip giyer; eşiği öpüp arkasına dönmeden çıkar; dergâhtan ayrılır; başka bir dergâha gider. Ser-pâ edilmişse, çevrilen ayakkabılarını, gene içeriye doğru çevirerek giyer; eşiğe niyâz edip arkasını dönmeden çıkar. Ya bir müddet sonra birisini vâsıta edip dergâhın aşçıbaşısına başvurur; münâsip görülürse kusurunun cezası verilir; bir ayn-i cem yapar, bir kurban tığlatır; sikkesi, hırkası yeniden tekbîr edilir; yolsuzluktan kurtulur. Kesin olarak itiraz yoktur. Kendisini haklı görüyorsa, Konya’ya gider. Târikatçıya başvurur. Hakkında, orda bir karar verilir.

Ser-tabbâh.

Dergâh zâbitânının başı; aşçıbaşı. Bu zâtın hizmeti, adından anlaşıldığı gibi yemek yapmak değildir; bu söz: bir mecazdır. Aşçıbaşı, canları, dervişleri, manevî olarak pişiren, olgunlaştıran kişidir. Dergâhın, manevî düzeni ona aittir. Şeyh, bir mümessildir; mürebbî ise aşçı dededir.

Sır olmak.

Yitmek, bitmek. Bir şeyin bittiği, yâhut kaybolduğu, ”sır oldu, sırlandı, sırda” diye bildirilir.

Sırlamak.

Çerağı, lambayı elektriği, ocağı söndür sözünün anlamında, kötü bir iltibas bulunduğundan, bunun yerine, ”sırla, sırladım, sırlandı, sırlanmış” sözleri kullanılır.

Aynı zamanda bir şeyi saklamaya da ”sır etmek” denir. Birisinin ölümünden sonra gömülmesine de ‘sırlamak” denir. ”Falanı, bugün, falan yerde sırladık” gibi.

Sikke.

Damga, alâmet anlamına gelen bu söz, Mevlevî külahının adıdır. Mevlevî külahı, Mevlânâ yolunda oluşa, Mevlânâ’ya mensup bulunuşa alamet olduğu için bu tâbirle anılır.

Sikke, tepesi, başa giyilen kısma nazaran pek az incelen ve boyu bir karış, üç parmak boyunda olan, dövme keçeden yapılmış, iç içe geçmiş, iki kat bir külahtır. Rengi deveyünü rengindedir; koyu kahverengiye çalar. Daha açık renkte de olabilir. Evvelce tepesi, tabiî olarak sivriceymiş. Sonradan kalıplanması, hattâ ütülenip parlatılması âdet olmuştur. Ulu Arif Çelebi’nin, ilk olarak beyaz renkli sikke giydiğini biliyoruz. (Manâkıb-al Ârifîn; II, s. 862). Beyaz renkli sikkenin, hilâfete alâmet olduğunu söyleyenleri duyduk; fakat elimizde buna dâir bir vesîka yok. Ancak, bâzı yerlerde, böyle bir âdetin konmuş olması caizdir.

Sikkenin, üste doğru, iki yanı yassılır ve üstü, keskin bir hâle gelirse, bu çeşit sikkeye, ”Külâh-ı Seyfî”, kılıca benzer külah adı verilir. Dîvâne Mehmet Çelebi ile dervişlerinin Seyfî külah giydiklerini ”Sefine”den öğrendiğimiz gibi, ona mensup olanların mezar taşlarında da Seyfî külahı görmekteyiz (Mevlânâ’dan sonra Mevlevîlik, sondaki fotoğraflar; s. 14-16). ”Sefine”, bundan başka Dîvâne Mehmet Çelebi’nin on iki dilimli, Celâleddin Ergun Çelebi’nin yedi dilimli taç giydiklerini de söylüyor ve bu taca ”Şemsî Tac” adını veriyor (Mevlânâ’dan sonra Mevlevîlik, s. 109, 123).

Son zamanlarda Seyfî külâha, hele böyle yedi, yâhut on iki dilimli taca hiç tesadüf edilmez.

Somat.

Aslı ”sımât” tır. Mevlevî sofrasına denir. Matbâhta yemek yenen yere de ”Sımâh-hâne” adı verilir.

Soyunmak.

Derviş olmaya karar verip evvelce giymiş olduğu elbiseyi çıkarmak, hizmet elbisesi olan tennureyi ve arâkıyyeyi, Semâ’ çıkardıktan sonra da sikkeyi giyinmek.

Kulekapısı Şeyhi Galip Dede’nin (ölüm: 1213 H. 1799) zamanında, birisi, dervişliğe karar vermiş ve şeyhe gidip başvurmuş; efendim, izniniz olursa soyunacağım demiş. Fakat üstü-başı tırıl-tırılmış. Galip Dede, bakacağı kimi, kimsesi olmadığını öğrendikten sonra Aşçı Dede’yi çağırıp erenler demiş, bu canı götürün de giyinsin.

Sülûk.

Bütün tasavvuf yollarında umûmî bir terimdir; manevî yolculuğa denir.

Şeb-i Arûs.

Gerdek gecesi. ”Şeb-i Urs” da denir ve düğündeki ziyafet anlamını verir. Mevlânâ’nın, ebediyete doğuş günü olan Cumâdelâhıranın 5.günü akşamı (672 H. 17 Aralık 1273)- bütün Mevlevî dergâhlarında, bir tören yapılırdı. O geceye gerdek gecesi anlamına ”Şeb-i Ârûs” denirdi.

Şeb-Külâh.

Gece külahı anlamına gelir. Yalın kat, sikkeden kısa , kalıpsız sikkeye elenir.

Şeyh.

Arapça ihtiyar, ulu, başbuğ anlamlarına gelir. Tasavvuf yollarında, muhip ve derviş yetiştiren ve bu salâhiyeti, diğer bir şeyhten yazılı icazetname alarak tevsik eden kişiye denir. Şeyhin rütbesi, halifeden üstün olmadığı için, bir yere şeyh olarak tâyin edilen kişi, bir hâlifeden halifelik de alır; böylece meratibi tamamlamış olur.

Mevlevîlikte şeyhe, ”Efendi” ve ”Efendi Hazretleri” derler. Şeyh, dergâhta, Meslevîliğin mümessili ve son merciidir. Fakat dergâhta, manevî mürebbi, Aşçıbaşıdır.

Taylasan.

Destârın, sikkenin giyilişine göre sol taraftan, arkadan uzanan ve arkaya bırakıldığı zaman bele kadar, öne alındığı vakit göğse kadar inen ucu. Şiirde buna, ”giysû-yı Külâh-ı Mevlevî, zeyl-i Külâh-ı Mevlevî…” gibi adlar takılmıştır. Arapça’da, sarığın, enli olarak bırakılması ve bu kısmın, icabında, çene altından alınıp sağ omuzdan arkaya atılması yüzünden, taylasana, çene altı anlamına, ”tahtel-hanek” de denir. Seran da, namazda salıverilmesi sünnettir.

Tennûre.

Tandır ve ocak hizmetlerinde giyilen elbise anlamına gelir. Kolsuz, yakasız, önü, göğsün aşağısına dek açık, üst tarafı, bele kadar, bedene tam gelecek derecede dar, alt tarafı geniş bir elbisedir.

Tennure iki kısımdır:

Hizmet tennuresi,

Semâ’ tennuresi.

Hizmet tennuresini matbâh canları giyerler; etekleri, rahat adım atacak kadar geniş, Semâ’ tennuresine nisbetle çok dardır. Rengi siyah, yâhut koyu kahverengidir; yâni kir göstermeyecek bir renktedir. Matbâh canı, bununla hizmet görür; üstüne deste gül de giymez. Yalnız dışarıya çıkarken giyer; beline de, kılıflı bir maşa sokarak hizmete gitmiş olduğunu anlatmış olur.

Semâ’ tennûresininse, etekleri gayet geniştir. Eteklerine, üç parmak enliliğinde kalın bir kumaş dikilmiştir. Bu, tennûre açılınca, Semâ’-zen yavaşlasa bile hemen sönmemesi, yâni kapanmaması içindir. Eskiden eteklere kurşun dikildiği de olurmuş.

Tennure açılınca, Semâ-zen, âdeta onun seyrine tâbi olur. Tennure, birisine çarpsa, onu yıkabilir, tennure, ya sahan kapağı gibi açılır ki, bu, sûr’atli dönüşte olur; yâhut, müselles tarzında açılır ki, bu da, biraz yavaş Semâ’ etmekle sağlanır. Tennurenin eteklerinin dalgalı oluşu, bir tarafı yukarıya kalkması, bir yanının aşağıya inmesi, hiçbir vakit makbul değildir; çünkü bu çeşit açılışta, tennurenin bir kısmından, Semâ’-zennin iç elbisesi, ta beline dek görünür. Onun için dedeler, tennure giyen Semâ’-zenin, elif-i nemedini bağladıktan sonra tennurede hâsıl olan pileleri düzeltirler, eteğinin her yanının ayni uzunlukta olmasına dikkat ederler.

Terceman.

Muayyen işler yapılırken okunacak mürettep dualara bu ad verilir; bu terim Bektâşîlerle Mevlevîler arasında müşterektir.

Tıyg-bend.

Kılıç bağı anlamına gelir. Yünden, uzun bir kuşaktır. Semâ’-zen, Devr-i Veledîde tennurenin eteklerinin yerde sürünmemesi için, belinin alt kısmına bu ipi bağlar, tennureyi ipten yukarıya çeker. Devr-i Veledîde üçüncü devirde tıyg-bendi, kimseye fark ettirmeden çözer ve durduğu yere, hafifçe bırakır.

Uyandırmak, uyarmak, uyanmak.

”Yakmak” sözünde, kötü bir anlam da olduğundan kullanılmaz. Bunun yerine, ocağı, lambayı, mumu, çerağı, elektriği uyandırmak, yâhut uyanmak tâbiri kullanılır.

Uyandırmak, uyarmak, aynı zamanda, bir sâliki, herhangi tasavvufî bir konuda irşâd etmek hakkında da kullanılır. Uyanmak da, agâh olmak, anlamak, bilmek anlamına gelir.

Vahdet.

Yalnızlık, yalnız kalmak anlamına gelir; uykuya denir. ”Vahdette, vahdete vardı”, uykuda, uyudu demektir. Müşterek bir terimdir.

Yolsuz, Yolsuzluk.

Suçlu, suç işlemek yerine kullanılır. Yolsuz olmak, tarikatte düşkün olmaya denir.

Zâbitan.

Mevlevî dergâhının ruhu, matbâh’tır. Mahbâhta, başta aşçı dede (Ser-tabbâh) olmak üzere kazancı dede içeri meydancısı ve bulaşıkçı dede, dergâhın mürebbileridir. Aşçıbaşı, dergâhın masrafını idareyle vazifelidir; canların edep ve terbiyelerinden de sorumludur. Kazancı dede, aşçı dedenin yardımcısı sayılır. Halife dede, matbâha yeni girenleri, nev-niyâzları yetiştirir, onlara yol-yordam öğretir. Meydancı dede, şeyhin buyruğu altındadır; emirleri o tebliğ eder. Konya’da ayrıca ”Şems zaviyesi” ve ”Ateşbaz zaviyesi” de vardır ki Şems zaviyesinin şeyhine, ”Şems Dedesi” denirdi. Bu iki makamda şeyh olanlar, cuma günleri, Mevlânâ dergâhına gelirler, mukabelede, yerlerini alırlar, mukabelede bulunurlardı. Bir yere şeyh tâyin edilince, şeyhin icazetnamesini de, ekseriyetle Ateşbaz Şeyhi götürürdü. Degâh, aynı zamanda bir musuki yurdu ve edebiyat medresesi olduğundan neyzen başıyla kudümzen başının ve ”Mesnevî-hân”ın da dargâh erkânı arasında değerli yerleri vardı. Mukabelede okunacak âyîn, âyîn-hânlara, bunlar tarafından talîm ve meşk edilir; neyzen yetiştirilir, usûl öğretilirdi. Mesnevî-hân da, isti’dadı olanlara Mesnevî okutur, dil ve edebiyat öğretir, tasavvuf dersi verir, olgunlaşana icazet vererek Mesnevî şerhine icazet ve izin vermiş olurdu. Bu saydığımız dedeler, dergâhın maddî-mânevî yönden hizmetine bakan sorumlu kişilerdi ve bunlara, dergâh zabitânı denirdi.

Matbâhta, on sekiz hizmet vardı; bu hizmetleri görenler şunlardı:

1) Kazancı Dede. Canların inzibatından, edep ve terbiyelerinden sorumluydu. Aşçıbaşı gibi bunun da ayrı bir postu vardı; yâni makam sahibiydi.

2) Halife Dede. Mahbâha yeni girenlere yol, erkân öğretir, onları yetiştirirdi.

3) Dışarı Meydancısı. Hücrelerdeki dedelere, Konya’da tarikatçının diğer yerlerde aşçıbaşının emirlerini bildirirdi.

4) Çamaşırcı Dede. Dedelerin ve canların çamaşırlarını yıkar, yıkatır, temizliğe nezaret ederdi.

5) Âb-rîzci. Helâların, şadırvanın, muslukların temizliğine bakardı.

6) Şerbetçi. Hücreye çıkacak canın şerbetini hazırlar, dedeler, matbâhı ziyarete gelince onlara şerbet yapıp sunardı.

7) Bulaşıkçı. Kaba-kacağa, onların temizliğine bakar, onları yıkar, yıkatırdı.

8) Dolapçı. Bu da kaba-kacağa bakar, kalaylanması gerekenleri kalaylatırdı.

9) Pazarcı. Sabahları, zembille pazara gider, alınacak şeyleri alıp getirirdi.

10) Somatçı. Sofraları kurar, kaldırır, yerini süpürür, süpürtürdü.

11) İç meydancısı. Matbâhdaki canlara kahve pişirir, Cum’a günleri dedeler, matbâhı ziyarete gelince onlara kahve yapıp sunardı.

12) İçeri kandilcisi. Matbâhın kandillerini, şamdanlarını temizler, hazırlar, uyandırır, dinlendirir, sır ederdi.

13) Tahmisçi. Matbâhın ve dedelerin kahvelerini döverdi.

14) Yatakçı. Canların yataklarını serer, kaldırır, devşirirdi.

15) Dışarı kandilcisi. Dışarıdaki kandillere, şamdanlara, mumlara bakardı.

16) Süpürgeci. Bahçeyi ve etrafı süpürür, süpürtür, temizliğe bakardı.

17) Çerağcı. Mahbâhın kandil ve şamdanlarına nezâret ederdi ve türbedârın yardımcısı sayılırdı.

18) Ayakçı. Ayak hizmetlerinde bulunur; lâzım olan şeyleri getirip götürürdü. Soyunup dervişliğe ikrar verene, ilk olarak bu hizmet verilirdi.

Dergâhta can çoksa, hizmet sahiplerine, birer, ikişer, yardımcı verilirdi ki bunlara ”refıyk” denirdi. Can azsa, iki-üç hizmeti bir kişi görürdü.

Zahme.

Kudüme vurmaya mahsus, ucu yuvarlak ince sopalara verilen addı.

Zaviye.

Dergâh maddesine bakınız.

Züvvâr

Mevlevî mukabelesini görmek, seyretmek, Mevlevî musikisini dinlemek ve böylece feyz almak, yâhut incelemek için gelenlere, ziyaretçiler anlamına, ”züvvâr” denirdi. Kadınlar, kafese alınırdı. Erkekler, Semâ’hânenin çevresinde, Semâ’hânenin çevresinde, Semâ’hânenin çevresinde, Semâ’hâneden parmaklıkla ayrılmış yere girerlerdi. Üstü başı temiz olmak, edebe riâyet etmek şartıyla hiç kimse, reddedilmezdi. Çünkü Şeyh Galîb’in dediği gibi,

Gelenler hânkaah-ı evliyaya,

Bütün da’vetlidir Gaalîb safâya.

Sakın zahirde kalma aldanırsın;

Komazlar, yoksa gelmezler sanırsın.